e-POSTA : bilgi@hakanozgul.com.tr

Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri ve Etkileri

Bu makale Engelliler Biz Plaformun’da Sakatlık Çalışmaları İnisiyatifi için yazılmıştır.

Tartışmalara katılabilirsiniz.

(Birleşmiş Milletler (BM) ve mekanizmaları oldukça karışık ve geniş bir konu olması hasebiyle yazımız olabildiğince genel hatları ihtiva eden bir yapıda olacaktır.)

Dünya, engellilik konusunu İkinci Dünya ve Vietnam Savaşları’ndan sonra yoğun olarak tartışmaya başladı. Savaşla beraber gelen sakatlıklar, o sıralarda çocuk felcinin (polio) Avrupa’da çok yaygın olması, en önemli tetikleyicilerdi. Keza bizim adını yıllar sonra duyduğumuz rehabilitasyon meselesi de benzer durumdadır. Ülkemizde ise engellilik konusu son on yıldır tartışır hale geldi. Ülkemizde engellilik meselesinin tartışılmaya başlanmasının en önemli tetikleyicisi ise Avrupa Birliği Müktesebatı ve tam üyelik sürecidir.

İkinci Dünya Savaşı’nın dünyaya büyük izler bıraktığı hiç şüphesizdir. Ülkeler arası hukuku düzenlemek ve çeşitli işbirlikleri sağlamak amacıyla birçok hükümetler arası kuruluşlar kuruldu. Bunlardan en meşhur ve etkili olanları Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği (AB)’dir. Türkiye 1975’te kurulduğundan beri AGİT’e, 1945’ten bu yana BM’ye ve 1949’dan bu yana da Avrupa Konseyi’ne üyedir.

Bu makalede BM Sözleşmeleri ve etkilerini tartışmaya açmak istiyoruz. Her ne kadar BM hakkında çeşitli spekülasyonlar yapılsa da (örneğin siyasi ve ekonomik açıdan güçlü olan ülkeler aleyhine karar çıkmaz) insan hakları mevzu bahis olduğunda önemli adımlar atılabilmiştir.

BM bünyesinde birçok beynelmilel hukuki belge bulunmaktadır. Bunlardan en meşhurları İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşmesi ve Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Uluslararası Sözleşmedir (daha fazlası için bkz: http://www.unicankara.org.tr/v2/pages/belgeler.php#.UVcrTxcqyo4 ).

Türkiye’nin imzaladığı ya da taraf olduğu BM Sözleşmeleri vardır. “İmzalamak” ve “taraf” olmayı ayrı ayrı dile getirdiğimi fark etmişsinizdir. Çünkü bunlar farklı kavramlardır. Kısaca bahsetmek gerekirse: Uluslararası belgeyi bir ülkenin imzalaması, o belge hakkındaki o ülkenin ön iradesini temsil eder. Taraf olmak ise, devlete ve topluma çeşitli “yükümlülükler” getirir ve bağlayıcı niteliktedir. Sadece imzalanan sözleşmeler ise bağlayıcı değildir. Türkiye Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (EKSHS), Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (MSHS), Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşmesi (CEDAW) ve Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye (EHS) taraftır. Türkiye, bireysel başvuru hakkını veren Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin İhtiyari Ek Protokolü’nü imzalamış ancak taraf olmamıştır.

BM Sözleşmeleri’ne taraf olmanın Türkiye’ye sağlayabileceği ya da sağlaması gereken hususlar ile yükümlülükler (olan değil olması gerekenler) hakkında bazı anahtar cümleleri ifade etmek istiyorum:

1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 90. maddesi; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır”  demektedir. (Bkz: http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2011.doc ) Hülasa, milletlerarası andlaşmaların üstünlüğü tartışılamazdır,

2- Devletin yükümlülükleri bakımından

a) Devlet, sözleşmece korunan tüm haklara saygı göstermeli ve ihlal etmemelidir. Bir bireyin ya da grubun bütünlüğünü bozmaktan veya özgürlüklerini ihlal etmekten kaçınması gerekmektedir,

b) Korumak zorunluluğu vardır. Bir bireyin ya da grubun haklarının başkaları tarafından ihlal edilmesini önlemek için gerekli önlemleri almalıdır,

c) Yerine getirmek ya da sağlamak: Bireyin yalnız bireysel çabasıyla sağlayamayacağı ihtiyaçları karşılaması için gerekli olan fırsatların garanti edilmesi gerekmektedir,

3- İç hukukta yargıya intikal etmiş herhangi bir konu hakkında BM Sözleşmelerince korunan haklar, davaya dayanak haline getirilebilir. Örneğin iç hukukta erişilebilirlik sadece fiziki düzenlemeleri kapsar. Oysaki bilgi ve iletişim teknolojileri ile acil hizmetler erişilebilirliğin konusudur. (Bkz BM Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 9. maddesi) İşitme engelli bir birey 112 ya da 155 gibi acil hizmetlere ulaşamamasıyla ilgili EHS’nin 9. maddesini mesnet göstererek idari başvuruda bulunabilir ya da dava açabilir,

4- Her sözleşmenin komitesi bulunmaktadır. Gerek komitelere gerekse de İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne; “telafisi mümkün olmayan”, bir grubun bütünlüğünü bozan veya özgürlüklerini kısıtlayan herhangi bir husus hakkında başvuru yapılabilir,

5- Sözleşmelere taraf olan devletler, taraf olunduğu bilgisinin BM’ye tevdi edilmesinden hemen sonra (ilk iki yıl içinde), sonrasında ise dört yıl da bir kez olmak üzere sözleşmece korunan haklar bakımından ülkedeki durum hakkında rapor vermesi gerekmektedir. (Bkz Türkiye’nin EKSHS hakkında verdiği rapora http://www2.ohchr.org/english/bodies/cescr/docs/E.C.12-TUR.1_en.doc ).Sivil toplum kuruluşları (STK) söz konusu devlet raporunun yanında değerlendirmek üzere gölge ya da alternatif diye anılan bir rapor sunabilir. (Bkz EKSHS Komitesi’ne engeli bireyler bakımından verilen rapora: http://www2.ohchr.org/english/bodies/cescr/docs/ngos/NGOsJointSubmission_TurkeyWG44.pdf ve http://www.engelliler.biz/forum/ayrimcilikla-mucadele-insan-toplum-siyaset-bugun-yarin/53622-stk-koalisyonundan-birlesmis-milletler-8217-e-golge-rapor-tartisma.html )

6- Gölge raporlama sonucunda BM söz konusu ülke hakkında çeşitli kararlar alabilir. Uluslararası diplomaside bir ülke için tedbir ya da ambargo gibi kararlar aldırmak fevkalade güçtür. Ancak etkileri tedbir ve ambargo kadar olmasa bile “utandırma” kullanılabilecek bir yöntemdir. Utandırma ise o ülkenin prestij kaybetmesi anlamına gelmektedir. Ağır ihlallerin olduğu durumlarda ise “kınama” mesajı da yayımlanabilir. Tüm bunlar (utandırma ya da kınama) olmasa bile BM ilgili ülke hakkında tavsiye kararları alır ve sonraki raporlama dönemine kadar ne kadar ilerleme kaydedildiği gözlemler. (Bkz: http://www.engelliler.biz/forum/duyurular/72617-bm-ekonomik-kulturel-ve-sosyal-haklar-sozlesmesi-komitesi-8217-nin-nihai-raporu-aciklandi.html ),

7- İç hukukun ve idari uygulamaların uluslararası standartlara kavuşmasını sağlar,

8- Uluslararası lobicilik faaliyetleri sayesinde hükümete baskı kurulabilir,

9- İhtiyari Ek Protokol’e Türkiye taraf olursa –ki olunacağı çeşitli kaynaklardan doğrulanmaktadır-  iç hukukun tüketilmesiyle BM EHS Komitesi’ne bireysel başvuru hakkı doğacaktır. İç hukukun tüketilmesi için de ilk önce ilk derece mahkemelerine, sonrasında yüksek mahkemelere (temyiz mahkemeleri, örneğin Yargıtay ya da Danıştay) ve 2011 yılında yapılan anayasa değişikliği ile de Anayasa Mahkemesi’ne gitmek gerekmektedir. Bilindiği üzere tüm Avrupa’da AİHM’e en yoğun başvuru Türkiye ve Rusya’dan yapılmaktadır. En çok mahkûmiyet kararı ise Türkiye hakkında verilmekteydi. Binaenaleyh gerek AİHM gerekse de BM’ye bireysel başvurulardan önce Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi gerekmektedir.

Değerli Arkadaşlar,

Şu bir gerçek ki başta AB olmak üzere çeşitli hükümetler arası kuruluşlara yapılan hukuki başvurular (AİHM’e yapılan başvurular gibi) ya da raporlamalar sayesinde işkence ve zalimane tutum ve davranışlar, Türkiye’de 1980 ya da 1990’lardakinden daha az sayıdadır. Dolayısıyla sözleşmeleri ve mekanizmalarını etkili kullandığımızda, bugünden yarına olmasa bile önemli sayılabilecek ilerlemeler kaydedilebilmektedir.

Uluslararası hukukun bireylerin yaşamlarına katkı sağlayabilmesi için, hususiyetle STK’lara büyük görevler düşmektedir. Gerek engelli bireyler gerekse de Onları temsil eden STK’lar hukuki başvuru yollarını sıklıkla kullan(a)mamaktadır. Maddi engeller hiç şüphesiz önümüzde durmaktadır fakat bir o kadar da başvuru yolları ve usulünün iyi bilinmemesi de başka bir engeldir.

STK’ların sözleşmelerin etki kuvvetini kullanabilmesi için “alanı çok iyi izliyor olması gerekir.” “İzleme, belgeleme ve raporlama faaliyetlerini mutlaka ve düzenli olarak yapmalıdır.” Engelliler alanında çalışan “STK’lar ortak bir akıl ve metin etrafında buluşabilmeli” ve baskı mekanizmalarını olabildiğince kullanabilmelidir. Hiç şüphesiz savunuculuk ve izleme faaliyetlerini yapabilmek için “hak temelli” çalışma esasına geçilmesi de elzemiyet teşkil etmektedir.

Hakan Özgül

01.04.2013

Yazar admin