e-POSTA : bilgi@hakanozgul.com.tr

İki Baba

Halkın kahramanları değil ama çocuklarının kahramanıydı ikisi de. İkisi de elli senelik zanaatkârlardı. Biri piyanolara diğeri tarım makinelerine can katıyordu. Tesadüf bu ya; ikisi de İzmir doğumluydu. Tıraş makineleri hani şu içine bütün parça halinde jilet konulanlardandı. Bıyıkları birinin Ayhan Işık gibi kaytan diğerinin Levent Kırca gibi post. Sigarayı yıllar evvel bırakmışlardı. Anason kokusunu ve Klâsik Türk Musikisini severlerdi. Orta direğin son temsilcilerindendi. İkisinin de kendine özgü kokuları vardı. Hani şu meşhur “baba kokusu”. Bazen toz bazen yağ bazen sabun bazen de limon kolonyası kokan o ten kokusu. Babalara münhasır ama her çocuk için ayrı olan hani. Hani şu güven veren, dünyaya meydan okuyabilme cesaretini aldığın.

Bankadan çektiği parayı cebime koyardı babam. Paranın yarısı cebimde diğer yarısı dışarı sarkardı. Bazen sabahın çok erken saatlerinde sıcak yatağımdan kaldırır İstanbul’u gezdirirdi. Hayır, ne metro vardı ne metro taklidi yapan otobüs ne de trafik karmaşası. Otobüse binerdik,  dizine otutturur, saçımı koklar, ensemden öperdi. İlkokulu bitirince dükkânı devretme hayalleri vardı. Baba-oğul verdik mi duramazdı kimse önümüzde.

İstanbul’a gelirken sahil şeridine uğrar en hakikisinden sızma zeytinyağı alırdı kayınbabam. İyi anlardı yağın kalitesinden. Marka yazmazdı tenekelerin üzerinde lâkin kekik ve pul biberi bir tabağın içine koyar üzerine de yağı boşalttık mı Allah derdik. Ekmeği banarak yerdik yağa. Dizlerini katlayarak oturur, yemeği çok hızlı yerdi. Sağ elinin işaret parmağını anahtar şekline getirip somun sıkar, açmaya İngiliz anahtarı gerekirdi.

Birbirlerini göremedi dünürler, kadehleri vuramadılar birbirine. Beklenmedik bir şekilde ayrıldılar bu dünyadan. Hızlı, hemen, veda etmeden ve göz göze gelmeden. İkisinin de cemaati çoktu camii avlusunda. İmam sordu ve bizde hep bir ağızdan “helal olsun” dedik.

Ali Sirmen annesinin vefatı üzerine 16 Aralık 2012’de Cumhuriyet’te kaleme aldığı yazıda:

“İlk defa gerçekten büyümüş olacağım. Sonra kısa bir süre yazı da yazmayacağım. Sokaklara vuracağım, yağmurlar, karlar başıma yağacak, rüzgârlar üstüme esecek, çünkü tepemdeki çatı yok olacak artık.

Tenhalarda bir yerlerde kimseye göstermeden ağlayacağım.

Kaç yaşında olurlarsa olsunlar, öksüz çocuklar aslında kendilerine ağlarlar”

demişti.

Her ölüm büyütüyor mu insanı ve gerçekten de kendimize mi ağlıyorduk bilmiyorum. Fakat insanın başına gerçekten de kar yağıyor, rüzgâr üstüne esiyor.

İnsanın her yaşta sığınabileceği bir limandır anne ve babalarının koynu. Rahatlayabileceği, ağlayabileceği, sevinebileceği bir sıcaklıktır.

Yıllara meydan okuyan bilekleri ve vadileşen kaz ayakları vardı ama gülen yüzlerine solgunluk getiren yıllar değildi. İki baba da sağlık sistemine yenildiler. Babam evde sağlık hizmeti alamamaktan, kayınbabam ise hatalı hekimlikten hayatlarını kaybetti. Bir taraftan ambulans uçakla hizmet alanlar diğer taraftan görüntüleme cihazları için günler hatta haftalar sonrasına randevu alanlar. Ne kadar adil değil mi?

Belki neden lazım evet ama neden sorusunu da sormak lazım ve soruyorum: Neden gül suyu kokularıyla bizim babalarımızın yorganı kara topraklar?

Yitirdiklerimizle birlikte Pandoranın Kutusu açılır ve neler çıkar içinden neler. İnsanın bugünlerde tek beklentisi “vefalı” dostları yanında görmek, hani şu zor günlerde ortaya çıkanlardan bahsediyorum. Hiçbir şey söylemesin, yapmasın. Sadece sessiz sessiz yanında durarak elini tutsun, sırtını sıvazlasın, ara sıra gözlerine baksın. Eğer bulamazsan bir çift sıcak el ve göz, işte o zaman bir kez daha yıkılıyor, hayâl kırıklığı yaşıyor, olur mu diye sormaya başlıyorsun. Arkasından seslenemiyorsun: “Sana çok ihtiyacım vardı” diye. Giden gidiyor ve geriye dönen olmuyor. Bir yalnızlık senfonisi odanın içinde çalmaya başlıyor.

“Vefa…”

Hayır, İstanbul’da bir semt adı değil, yüreğini ısıtan, ferahlık veren insanca pek insanca bir duygunun adı.

Hakan Özgül

01.01.2013

Yazar Hakan Özgül