e-POSTA : bilgi@hakanozgul.com.tr

Müneccim Olmaya Gerek Var Mı?

Yıl 1992 idi. Birleşmiş Milletler (BM) 3 Aralık gününü Dünya Engelliler Günü olarak Genel Kurul’da kabul etti. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde 3 Aralık kutlamalara sahne olmaktadır. Ülkemizde ise kutlayacak bir durum olduğunu düşünmüyorum.

Bağımsız araştırmalar Türkiye’de engelli bireylere acıma ve merhamet duygularıyla bakıldığını söylüyor ve haksız değiller. En çok ayrımcılığa maruz kalan gruplar arasında da yine engelli bireyler yer alıyor. Sosyo-ekonomik açıdan bakıldığında ise durum gerçekten de çok vahim. Mesela: okuma-yazma bilmeyen engelli bireylerin nüfus içindeki oranı %36’dır. Yine engeli bireylerin %78’i istihdama katıl(a)mamaktadır. Son birkaç hafta önce kaldırımların yüksekliği nedeniyle engelli dostu (!) bir belediyenin caddesinde Nevzat Özyavuzer adlı akülü tekerlekli sandalye kullanan bir birey, çöp kamyonunun altında kalarak can verdi. http://www.hakanozgul.com.tr/tr/nevzatin-ardindan/#more-36

Engelli bireylerin durumlarına hangi bakımdan ele alırsak alalım vahamet tablosu artıyor.

Engelli bireyler için hep şu klasik ve yılışık sözler söylenir:

Onlar bizim başımızın tacı,

Onlara şefkat ve merhamet ederiz,

Her şeyimizi seferber ediyoruz… İşte o seferberlik hallerinden birkaç örnek:

Sosyal güvenceniz olsa da “ihtiyacınız olan” rehabilitasyon araç-gereçlerini (tekerlekli sandalye, ortez, protez, beyaz baston vs) alamazsınız,

Üst yapılar (sokak ve caddeler, bina, köprü, üst ve alt geçitler, kültürel binalar, ibadethaneler, eğitim kurumları, sağlık tesisleri vs) erişilebilir değildir,

Toplu taşıma araçlarına binemezsiniz, zira erişilebilir değildir. Binmeyi başaranlar sürücülerin, “bedavacılar geldi” şeklindeki sözlü tacizi ile karşılaşır,

İtibarınızı ve saygınlığınızı çoğu zaman ayaklar altına almaya çalışırlar. Eğer para, sandalye, iş değil de saygınlık isterseniz meczuplukla suçlanırsınız ya da iş vermişiz ya daha ne istersiniz denilir (Sağlık Bakanı Recep Akdağ görme engelli bir bireye: “gözlerin görmediği halde iş vermişiz,” diye fırça atmıştı),

Yasalar gereği engelli bireylerin çalıştırılması bir kota sistemi ile zorunludur ama kotaya uymayan ilk kurum devletin ta kendisidir (bkz http://www.dpb.gov.tr/dpb_istatistikler.html ),

En yoksul kesim yine engelli bireyler ve aileleridir.

Çok daha fazla örneklendirilebilir elbette. Fakat ne hikmetse sanki tüm bu olanlar bu ülkede yaşanmıyormuş gibi devlet erkânı bir sürü etkinlik düzenler, kutlama adına. Zihinsel engelli bireylere mehteran takımı elbisesi giydirilir ve sokaklarda yürütülür. Büyük nutuklar atılır: “Engellilerimize” sandalye verdik, aş verdik, ceplerine para koyduk diye. Nutuk bile ayrımcılık içeriyor. “Engellilerimiz”… Ne demekse? Aslında yapılmak istenen gayet açık: “Bir hiyerarşi kurmak, ben senden üstünüm, aramızdaki ilişki dikey” demek isteniliyor. Geçenlerde sosyal medyada bu hiyerarşiye karşı çıkınca ne istediğimi anlamayan bir belediye başkanı kendince bir çözümleme yaparak hakkımda şu sonuca vardı: “sadece fiziksel problemi değil başka problemi de var…”

Sorunu sandalye ve beyaz baston bağışı yapmaya indirgeyenleri ilgi ile izliyor ve bilgisiz ve cehaletleri karşısında şaşkına dönüyorum. Öğrenme ve kendilerini yenileme gibi bir dertlerinin olduğunu da hiç sanmıyorum zira Albert Einstein’ın meşhur sözü aklıma geliyor: “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur”.

Yarın lütfen medyayı izleyiniz ve iddia ediyorum ki şunları görüyor olacaksınız:

Devlet makamına engelli bir birey oturtturulur,

Şarkı, türkü okutulur,

Belediye başkanı tekerlekli sandalye bağışı yapar ve yanak yanağa fotoğraf çektirilir,

İnsan hakları üzerine nutuklar atılır, “asıl özürlü biziz”, “bir gün değil 365 gün hatırlayacağız” denilir,

Devletin sağladığı olanaklar (!) anlatılır,

Sembolik olarak bir belediye başkanı ya da vali tekerlekli sandalyeye oturur ve empati yapması beklenir.

4 Aralık’ta her şey unutulur. Müneccim olmaya gerek yok zira her sene aynı filmi seyretmiyor muyuz?

Hakan Özgül

02.12.2012

Yazar Hakan Özgül