e-POSTA : bilgi@hakanozgul.com.tr

Yoğurdun Kaymağı

İki yarım makale okumuş, etrafında bir engelli birey yaşamışsa birden bire engelli bireyler hakkında uzman oluveriyor bazı insanlar. Hep söze şöyle başlarlar: A evet, benim dayımın oğlu da engelliydi”. Tamam da sonra, peki, yani… Hele 3 Aralık gününde şu sloganlaşan ama içi boş sözler ayyuka çıkıyor:

“Herkes bir engelli adayıdır” (menfaatçi, çocuk haklarını savunsaydı ne diyecekti merak ediyorum)

“Allah kimseyi engelli yapmasın” (düşmanımın başına vermesin gibi. engelli olmak kötü bir şey mi)

“İmkan verilse neler olacak” (uzaya çıkacağız mesela ya da Felix Baumgartner’ın rekorunu kıracağız)

Her biri birbirinden anlamsız ve gereksiz bu sözler engelli bireyleri tanıyanlar (!) tarafından söyleniyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eski Bakanı Ömer Dinçer İş Kanunu’nda öyle bir değişiklik yapacaktı ki birkaç yıl evvel, telafisi mümkün olmayan bir istihdam politikası oluşacaktı. Söz konusu bu düzenleme engelli bireyler için iyilikti (!?) ama biz anlayamadık. Neyse ki ortak akıl yasa teklifini geri çektirmeye mecbur bırakmıştı işveren temsilcilerinden gelen onca baskıya rağmen. Şimdi o tartışmaya girmeyeceğim ama Ahmet Taşgetiren adlı bir köşe yazarı hemen Dinçer’i savunmaya kalkmıştı. Mealen: “Bakanımız engellilerin kötülüğünü istemez çünkü O’nun da ailesinde engelli bir birey var” açıklamasını patlatıverdi. Mevzu çözülüverdi hemen. Yakınında engelli bir birey yaşamışsa, o zaman engelliler ve onları temsil eden insanlara sormadan ve hatta iyilikleri uğruna karar verilebilir, onlara göre. Kesin itaat duygusu: “Büyüklerimizin bir bildiği vardır, bizim düşünemediğimiz bir husus vardır, biz onlardan daha mı iyi bileceğiz”. Aynı Dinçer bu sefer karşımıza Milli Eğitim Bakan’ı olarak çıktı son günlerde. İddialar doğruysa “görme engelli bireylerden öğretmen olmaz” diyerek atama yapmıyormuş kuruma. Gerekçe mi: “Okullar uygun değil, uyum sağlayamazlar”. Yani sizin iyiliğiniz için aldım bu kararı diyor. Biz de TCK 122* diyoruz ama dokunulmazlık zırhı var.

Geçenlerde yine buna benzer bir durum 3 Aralık günü Emine Erdoğan’la yaşandı. Yıllarca kamuoyundan gizlediği bir bilgiyi paylaştı kürsüden. İlk kez burada açıklıyorum dedi. Meğerse adı Hayrettin olan ama aile arasında “Leylim” diye anılan ve sülalece “maskot” kabul edilen, down sendromlu bir süt kardeşi varmış. “Keşke bütün engeliler down sendromlu olsalar. Hiç kimseye zararlı yok faydadan başka” diyerek sözlerini tamamladı. Emine Hanım’ın samimiyetinden kuşku duymuyorum fakat engelli bireyler hakkında söyledikleri ve yüklediği anlamlar beni ziyadesiyle üzdü. Aslında durumu yani engelli bireylere bakış açısını anlamak için çok güzel bir yansımaydı bu sözler ve ayna misali toplumun engelli bireyleri nasıl anladığı meselesi gerçekten de daha iyi ifade edilemezdi. Zihnime fena halde yerleşti; “maskot, leylim, bütün engelliler down sendromlu olsa” sözleri. Mutlaka verecekleri cevapları vardır, aslında şunu anlatmak istemişti, şunu ifade etmek istemişti gibilerinden. Fakat neye yarar ve ne kadar anlamlı olur şu saatten sonra, takdiri değerlendirmelerinize bırakıyorum.

Bay Dinçer ve Bayan Erdoğan gibi o kadar çok ki bu zihniyet, anlatmak için fırsat bulmak dahi mümkün olamıyor. Özürlüler Vakfı’nın düzenlediği Yeti Yitimi Konferansı ve Çalıştayı’na katıldım geçen Cuma. Bir hekim çok doğru ve yerinde bir tespitte bulundu ve şöyle söyledi mealen: “Bizler engelli bireyler hakkında donanım kazanmadan mezun olduk ve şimdi anlıyorum ki O’nlar hakkında çok az bilgiye sahibiz.”

Ekranları ve yazılı medyayı takip ettiğimizde yukarıda anlattığım tablodan daha farklı bir yansıma elbette yok. Engelli bireylerin meseleleri o kadar yüzeysel ve geçiştirilerek anlatılıyor ki bazen olmaz bu kadarda dedirtiyor. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü sebebiyle Müneccim Olmaya Gerek Var Mı? serlevhalı bir makale yazmıştım. Haklı olmak sevindirmiyor bazen. Dedim ya..! O kadar yüzeysel ki medyaya 3 Aralık’ta yansıyanlar. Sadece Sol Gazetesi ciddi ve içerik bakımından zengin bir yayım yaptı. 3 Aralık günü engelli bireylerin yaşadığı ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel ve daha nice sorunları anlatmak için harikulade bir fırsattı halbuki. Mehmet Ali Birand’ın ana haberinde yer alan birkaç dakikalık görüntü ve haberin içeriği yoğurdun kaymağı gibiydi. Ne suya dokundu ne de sabuna. Bütün suçu halkın üzerine attı ve vicdanını rahatlattı.

Özellikle kamuoyu önünde açıklama yapanlara sesleniyorum: Allah aşkına okuyun, araştırın. Hiçbir şey aklınıza gelmiyorsa bir bilene sorun, yoksa ağzınızdan çıkan sözler ekşimiş yoğurt tadı veriyor dinleyenlerde.

Hakan Özgül

16.12.2012

*TCK 122, Türk Ceza Kanunu’nun ayrımcılığı yasaklayan maddesidir.

Yazar Hakan Özgül